Psikoterapi ve Nörobilim – 1

Gün geçtikçe artan ruh sağlığı problemlerini ve çözümlerini anlamak için öncelikle insan beyninin çalışma mekanizmasını anlamak çok önemlidir. Bundan yaklaşık 100-150 yıl öncesine kadar insan beyninin vücut anatomisindeki önemi günümüzdekine göre çok daha az biliniyordu. Hatta bazı anatomistler bilincin kalpte olduğunu, beynin ise kanın soğumasını sağlayan bir organ olduğunu düşünüyordu. Son yıllarda yapılan çalışmalara kadar belki de uzay hakkında bildiklerimiz, beynimiz hakkında bildiklerimizden daha fazlaydı ! Özellikle son yıllarda yapılan nörobiyolojik ve nöropsikolojik çalışmalar sayesinde beynin gizemli dünyasına giriş yapabildik. Bu çalışmalar beynimizin müthiş bir organizasyona sahip olduğunu ve tüm ilişki sistemlerini düzenlediğini göstermiştir. 

Beynimizde bulunan milyarlarca nöron hücresi ve bu nöronlar arasında bilgi alışverişini sağlayan sinaptik bağlantılar şu anda tanıdığımız kişiliğimizin oluşmasına ve insanlar arasındaki ilişkilerimizi düzenlemeye aracı olmuştur. Her nöron hücresi atalarımızdan aldığımız genetik bilgi ile “şu anda” öğrendiğimiz bilgilerin karışımı bir bilgiyi taşır ve nöronlar arasındaki iletişimi sağlayan sinaptik yapılar bu bilgilerin hem diğer nöronlara iletilmesini hem de nöronların değişimini sağlayan yapılardır.  Yani nöronlar ve beyin yapımız doğuştan getirdiğimiz genetik potansiyel ile sınırlı kalmayıp hayat boyu değişen, gelişen ve dış dünyaya uyum sağlayan mükemmellikte bir yapıdadır.

Elbette beynimizin bu esnekliğinin belli avantajları olduğu gibi dezavantajları da olacaktır. Avantaj olarak; beyin gelişimi için çok önemli ve kritik bir evre olan yaşamın ilk yıllarındaki travmaların atlatılması sürecinde, beynin yaşanılan duruma elverişli bir evrim geçirmesini sayabiliriz. Bu evrim sayesinde beynimiz çocukken yaşadığımız travmalara uyum sağlayarak hayatta kalmamızı sağlar. Fakat; travmatik yaşantılara karşı hayatta kalmak üzere evrimleşen beynimiz gelecekteki ilişkilerimizi de şekillendirir. Özellikle çocukluk yıllarında travmatik deneyim sayısı fazla olan kişilerin beyin yapıları buna uyum sağlayacak şekilde gelişir. Yetişkin hayatında da bu gelişimin izleri sosyal yaşamımızda kendini belli eder. Çocukken şiddet gören bir kişinin büyüdüğünde de kendisinin şiddet uygulayan bir kişi haline gelmesinin arka planındaki nörobiyolojik olgulardan biri bu olabilir. 

Diğer insanlarla kurduğumuz ilişkiler ve özellikle yaşamın ilk yıllarında bizi büyütenlerle kurduğumuz bağlanma deneyimleri beynimiz üzerinde bu kadar etkili ise bu durumu psikoterapi ve ilişkiler bağlamında bir avantaja çevirebilir miyiz ? Evlilikler, büyük yaşam deneyimleri, güvenli bir bağlanma ilişkisinin kurulması ve psikoterapi gibi durumlar elbette ki nöronal plastisite ( nöron esnekliği) için kullanılabilen ve halihazırda kullanılan durumlardır. Yani, bir başkasıyla güvenli bir bağ kurmak, onu anlamak, dinlemek, ihtiyaçlarını karşılamak ve paylaşım yapmak sosyal beynimizin gelişimine ve değişimine olumlu katkllar sağlar diyebiliriz.

Sosyalleşmek mi Yoksa Bireyselleşmek mi ?

Batı toplumlarında uzun zamandan beri bireyselleşmeye verilen önemin sonucunda bireyselliğin ön plana çıktığı ve sosyal ilişkilerin zayıfladığı bir sosyal yapı ortaya çıkmıştır. Doğu toplumlarında ise sosyal bağlar ve sosyal ilişkiler hemen her zaman bireyselliğin üstünde tutulmuştur. Elbette gereğinden fazla bireyselleşip sosyal ilişkilerin zarar görmesi de; sosyal ilişkilerin etkisiyle kişinin kendi olamaması da sıkıntılı bir durum doğurur. O zaman nasıl bir ilişki sistemi insan için en faydalıdır ? 

Bu sorunun cevabı için geçmiş dönemde yaşanan bir olaya bakmak faydalı olabilir. Yetimhanede çocuklar arasında salgın hastalıkların çok yüksek olduğu dönemlerde doktorlar  çocukların birbirinden ayrılmasını ve çocuklar arasındaki temasın minimum olmasını emretmişlerdi. Bu durumda ölümler azalacağında artmaya devam etmişti. Hatta öyle bir duruma gelmişti ki yetimhaneye yeni alınan çocukların ölüm belgeleri de imzalanarak yetimhaneye kabulleri oluyordu. Daha sonra görüldü ki; çocukların kucağa alındığı, rahatlatıldığı ve birbirleriyle temas kurdukları durumlar yaratıldığında çocukların hayatta kalma oranları ciddi oranda yükselmişti ( Blum, 2002) .

Yetimhanede yaşananlar bebeklerle kurulan temasın ne kadar önemli olduğunu açık bir şekilde gösterdi.

Bu durum, bilim adamlarının o zamana kadar çok da fazla bakmadıkları ve anlayamadıkları bir olguyu  ortaya çıkarmıştır : Bizler sosyal varlıklarız ve yaşamak için sosyal etkileşimlere ihtiyaç duyuyoruz. İnsanların beğenilmedikleri, ilgi görmedikleri, merak edilmedikleri, sevmedikleri ya da sevilmedikleri  ortamlarda depresyona girdikleri ve intihar girişimlerinde bulanabildikleri uzun zamandır biliniyor. Beynimizde de durum bundan çok farklı değil. Beynimizdeki belli başlı bölgelerin birleşimiyle sosyal bir beyin yapısı ortaya çıkar. Nasıl ki insan ilişkilerinde bağlar olmadan depresyona giriyorsak beynimizdeki nöron hücreleri de diğer nöronlarla karşılıklı bir uyarılma ilişkisine girmezlerse ölüp giderler. Bu duruma apaptoz denir ( Cozolino, 2006). 

Diğer Canlılardan Neden Farklıyız ?

Doğada milyonlarca yıldan bu yana güçlü olan canlıların hayatlarını devam ettirdikleri, zayıf olanların ise öldükleri bilinen bir gerçektir. Tüm bu canlıların doğum ve yetişme süreçlerine baktığımızda insanlardan çok daha farklı bir süreçten geçtiklerini hemen görebiliriz. Bu canlılardan bir kısmı yumurtalarını toprağa gömerek yavrularını terk ediyor. Bir diğer kısmı ise kendi yavrularını bile yiyebiliyor. Hayvanlar aleminde en gelişmiş beyin yapısına sahip olan insanın ise uzun bir bakım sürecinden geçtiğini görüyoruz. Peki ama diğer hayvanlardan neden ve hangi konularda farklıyız ? Bu soruyu anlamak için beynimize biraz daha yakından bakmak faydalı olacaktır.

Doğumundan itibaren uzun yıllar özel bir bakım ihtiyacı hisseden ve bu bakım sayesinde zamanla sosyalleşen insanın beyni diğer canlılara göre çok daha gelişmiştir. Yaşamın ilk yıllarında korunan, ihtiyaçları karşılanan ve yeterli bakımı alan çocukların frontal lobunun çok daha gelişmiş olduğunu biliyoruz. Frontal korteksinin gelişmesiyle birlikte insan, zaman içinde diğer insanlarla sosyalleşmeye  başlar. Bu sosyalleşme hayatta kalma içgüdüsünü daha da pekiştirir.

İnsan diğer canlılardan çok daha fazla bakıma ihtiyaç duyan bir canlıdır. Bunun sonucu olarak da beyni farklı evrimleşmiştir.

İnsanların hayatta kalması diğer canlılar gibi daha iyi savaşmalarına, daha hızlı koşmalarına, zehirli olanla zehirsizi ayırt etmelerine bağlı değildir. Bunun yerine karşımızdaki insanı doğru okuma, kendi duygularını düzenleyebilme, mantıklı düşünebilme, sosyal ve duygusal ilişkiler kurabilme potansiyeline bağlıdır. Günümüz dünyasını ve ilişkileri göz önüne aldığınızda bu saydığım özelliklere sahip olan insanların daha sağlıklı ve mutlu ilişkiler kurduklarını ve hayatlarını sürdürmede daha başarılı olduklarını görebilirsiniz. 

Yani, çocuklukta ihtiyacımız olan uzun süreli bakımın beraberinde getirdiği bir sonuç olarak beyinlerimiz diğer canlılara oranla çok daha fazla gelişmiştir ve sosyalleşmiştir. Yeni bir ortama girdiğinizde karşınıza çıkan insanlarla kurduğunuz iletişimi bir düşünün. Bir insana olan yaklaşımımızı, o anda karşıdan aldığımız görüntü, ses, koku, davranışsal yakınlık, duygular ve geçmiş deneyimlerimiz belirler. Tüm bu girdilerin milisaniyeler içerisinde analiz edilmesiyle beraber karşımızdaki insandan ya hoşlanır ve yakınlaşır ya da tehdit algılar ve uzaklaşırız.

Günümüz dünyasında başarılı olmak ve hayatta kalabilmek için asıl önemli olan yukarıda saydığım duygusal ve duyusal süreçlerin hızlı ve başarılı bir şekilde gerçekleşmesidir. Daha açık bir ifadeyle; karşımızdaki insanın duygularını ve niyetlerini anlama kapasitemiz ne kadar yüksekse hayatta ve ilişkilerde başarılı olma şansımız da o kadar artar. 

Kaynaklar:

  1. Blum, D. (2002). Love at Goon Park. Cambridge, MA: Perseus.
  2. Cosolino, L. (2006). İnsan İlişkilerinin Nörobilimi, Psikoterapi Enstitüsü Yayınları.

Yorum yapın